
Acı içinde miydi,
yoksa uyuyor muydu bilmiyordu. Üzerine örtülmüş gri renkli kalın battaniyenin
inip kalkışlarından hala hayatta olduğu anlaşılıyordu bedenin.
Kimdi acaba?
Tanıdığı çok sevdiği biri miydi? Belki de yanlışlıkla gelmişti buraya. Hiçbir
şey hatırlamıyordu. Buraya nasıl, neden veya ne zaman geldiğini? Bildiği tek
şey bir hastane odasında olduğuydu.
Odaya hızlıca göz
gezdirdi. Belki bir ipucu bulabilirdi. Bedenin başucunda üzerinde bir şişe su,
birkaç plastik bardak, ıslak mendil, peçete ve ilaçlarla doldurulmuş komodinini
gördü. Bütün karmaşanın arasında bir defter ve kalem dikkatini çekti. Yavaşça kalktı
oturduğu sandalyeden ve komodine doğru yaklaştı.
Defterden
koparılmış sayfayı o zaman fark etti. Sayfanın üzerindeki mürekkep sanki birkaç
dakika önce yazılmış gibi canlı görünüyordu. Kurumamış gibiydi. Usulca elini
uzattı kağıdı almak için. Kapının önünden geçen birilerinin sesini işitince bir
an tereddüt etti, “belki de burada olmamam lazım” diye ama kağıda yazılanları okumalıydı.
Seri bir hamleyle
kağıdı eline aldı: “Gitme zamanı, bu kadar yeter” diyordu yazı. Çok acı çeken
birinin yazısı gibiydi. Uzun zaman kalem tutmuş ama artık tutmaya mecali
kalmamış bir elin yazısı.
Kimdi gitmeye
hazır olan? Merakı daha da arttı. Yanında yatan, şu örtünün altında hala zorla
da olsa nefes alan kişi mi acaba? Yoksa uzun zaman başucunda bekleyip de ümidi
kesen biri mi?
Yüzünü görmek
istedi yatan bedenin. Yine usulca yaklaştı yatağın başucuna. Dizlerini kırıp hafifçe
eğildi. Örtünün altına gizlenmiş yüzü bulmaya çalıştı. Gri kalın örtüyü
kaldırdığında gördüğü yüz, kendi yüzüydü.
O anda ışıklar
yanıp sönmeye, alarmlar çalmaya başladı. Koşturma seslerini duydu. Gözleri
açıldı yüzün. Ona baktı ve kafasını sallayıp gülümseyerek, artık zamanı dedi.
Fotoğraf: pixabay.com
Fotoğraf: pixabay.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder